29 Ocak 2015 Perşembe

SON UMUT

Yenilerde büyük umutlarla gittiğim ve bekletimin karşılandığı bir film hakkında konuşmak istiyorum. "Son Umut"
Filmden çıktığımda aklıma ilk gelen şey 'Yaşasın benim gibi düşünen insanlar var.'
Savaşa bir de karşı taraftan baktırdı film. Sadece mağdurun değil zalim tarafın acılarını gösterdi. Aslına bakarsanız savaşta mağdur da zalim de yoktur ya neyse.
Her iki taraf da kaybedendir bence.
İşgal eden taraf da olsa karşıdakinin bir insan olduğu; bir baba, bir anne, bir kardeş olduğu gerçeği.
Tüm bunlar anlatılırken seyircinin de filme tutunması için güzel imgeler kullanılmış. Mesela "TENGU"
Babanın hissederek pek çok şeyi başarması gibi fantastik ögelerin yer alması beni filme yakınlaştırdı aslında. Yakın çevremde mantıksız olarak değerlendirilmeler olmasına rağmen.
En çok mutlu olduğum nokta ise Çanakkale Savaşı'nın farklı açıdan irdelenmesi.
Filmden yola çıkarak varmak istediğim ana nokta:
Ülkemizde ve dünyanın pek çok yerinde yapılan eksik bir milliyetçilik anlayışı olduğuna inanıyorum.

Ne zaman Çanakkale Savaşı konusu açılsa verdiğimiz şehitlerle, kahramanlık ve fedakarlık hikayeleri ile kendimizden geçiyoruz. Sorun da bu zaten "kendimizden geçiyoruz."
Dünyadaki pek çok millete göre Türk milletinin kahraman yapısı gururumu okşamıyor değil. Lakin artık analitik düşünmenin zamanı geldi.
Biz 250 bin mi 57 bin mi diye tartışırken önemli noktaları kaçırıyoruz. Ben artık kaybettiğim insanlarla -şehitlerle- övünmek yerine teknolojik gelişmelerle kurtardığımız insan sayısıyla övünmek istiyorum.
Çanakkale Savaşı tarih:1915
Titanik Gemisinin yapılışı:1912
 Yani bizim askerimiz savaşta ekmek ve üzüm hoşafı yediği tarihten 3 yıl önce dünyanın diğer tarafında içi zenginlik ve ihtişamla döşenmiş bir gemi. Bu geç kalmışlığı Ahmet Altan'ın bir köşe yazını okuduktan sonra farketmiştim.
Artık okullarda her yıl Çanakkale Savaşı'nda verdiğimiz şehitlerle gururlanırken, çocuklara 'bir daha böyle kayıplar verilmemesi için çok çalışmaları' gerektiğinin üzerinde daha çok durulmalı bence.

Kahramanlık hikayelerimize dalmışken aslında gidecek uzun bir yolumuz olduğunu göstermek istedim sizlere.
Artık Batı'yı takip ederken kayıp veren bir Türkiye değil teknolojik gelişmelerle dünyaya yön veren bir Türkiye görmek umudu ve inancıyla..
Hayırlı günler.



BÜYÜ DÜKKANI /YEŞİM TÜRKÖZ

Herkese merhabalar.
Bugün sizlere çok tanınmayan -bestseller listesinde adı geçmeyen- ama her insanın okuması gereken bir kitabı tanıtmak istiyorum. Merak etmeyin sadece tanıtıcam. Spoiler yok. Bu tanıtım yazısını okuduktan sonra kitabı okumanızı çok isterim.
Ben 14 yaşımdayken teyzem çok yorgun olduğu gerekçesiyle bana sesli okutmuştu bu kitabı. 30. sayfadan sonra teyzem uyumaya gitti. Ama ben kitabı bitirmeden bırakır mıyım?
O yaşta bile çok etkilenmiştim. Daha sonraları Aylin ile kitap tahlilleri yapma kararı aldık. Kitapları okuyup içeriğine uygun yerlerde kitapları beraber tartışacaktık. Aylin edebiyat son sınıf bu arada. Tam da adamını buldum anlayacağınız.
 Sayısalcı olmam nedeniyle hiçbir arkadaşımın kitaptan ben kadar keyif almadığı -malesef- gerçeğini kabullenmiş bulunuyorum. Önceleri çok direndim. Tüm arkadaşlarıma teşvik amaçlı en heyecanlı polisiyeler önerdim. Arkadaşlarım ne yaptı biliyor musunuz? Dayanamayıp kitabın sonunu okuyup katili öğrendiler :)) Mesele katili bilmek değil ki azizim, mesele o merakla kitabı bitirmek ..:))

Neyse bu acı gerçekten sonra kitabımıza dönelim. Tahlilimize hangi kitapla başlayalım diye düşünürken ben aklımda tek bir kitap vardı tabi ki. Büyü Dükkanı.

Yazıyı okumadan önce kitabımızı okumuş olanlar zaten şanslı kesim arasında ;)
Bu satırları yazarken Büyü Dükkanı isminin kitaba ne kadar yakıştığını tekrar fark ediyorum. Hayatı nasıl yaşayacağımız ve hangi açıdan bakacağımız bizim ellerimizde. Ne yaşayacağımız değil nasıl yaşayacağımız. Ne yaşayacağımızda kader etkili. Ama hislerimizin patronu biziz. Bu patronluk da bizim büyümüz.
Kitapta da insanların bu büyüyü satın alabileceği bir "Büyü Dükkanı" betimlenmiş.
Neyi ne kadar istiyoruz, elimizdekilerin kıymetinin farkında mıyız? Sadece bir şeye hırsla odaklanmışken elimizdekilerin hızla yitip gittiğinin farkında mıyız?
Kitabın yazarı bir psikoterapist ve kitap bir psikoterapi şekli olan "Magic Shop" isimli teknikten esinlenerek yazılmış.
Kitaba başladığımda 'okuyucuya teşekkür' kısmında beni tavladı zaten. Alıntı yapmak isterim:
"...O noktada, yazdıklarınız size ait olmaktan çıkmaya başlamıştır. Onları, iki karton kapağın arasında donup kalmaktan kurtaracak ve soluk aldıracak okuyucuya emanet etmişizdir umutla. Artık yolculuk başlamıştır. Kim bilir o satırlar, hangi duraklarda kimlerle buluşacaklardır...."

Kitabın ana teması çok net. Hayatınızda istediğiniz ama sahip olmadığınız veya kaybettiğiniz/kurtulmak istediğiniz şeyler için Büyü Dükkanı'ndaki ihtiyarın kapısını çalıyorsunuz. Pazarlık başlıyor. Karşılığında dedemiz sizden bir şey istiyor. Sahip olup kıymetini bilmediğiniz bir şey. Dükkandan aldığınız şey, istediğiniz şeyden çok farklı oluyor.
"...Ben, bugüne kadarki yaşamımı almak için gelmiştim, ancak bugünden sonraki yaşamımı alıp gidiyorum. Size teşekkür ederim..."
"...Zafer meşalesi ise ancak savaştan arta kalan, yakılıp yıkılmış savaş alanını aydınlatır. Ne yazık ki savaşlardan sonra görüp görebileceğimiz tek şey budur. Ve anlarsınız ki, savaşta önemi olan savaşma gücünüzden çok, acıya dayanma gücünüzdür..."

Anlatmak ve alıntılamak istediğim pek çok şey var lakin merakınız kaçar diye korkuyorum. Yazıyı bitirir bitirmez okuyun kitabı lütfen. Tuğla cinsi olanlardan da değil ayrıca 135 sayfa. Dolu dolu 135 sayfa.

"Belki de asıl bırakmak istedikleri yalnızca isimleriydi. Acaba bu insanlar, dünyaya bir isim bırakmanın bedelini mi ödemişlerdi, yoksa dünyaya bıraktıklarının yanında isimleri de mi kalmıştı?..."

"İnsan bazen bir yeniliği denerken bile, eski alışkanlıklarını tekrar ediyor. Tıpkı bir kumarbazın, kumarı bırakacağını kanıtlamak için bahis oynaması gibi..."


5 Kasım 2014 Çarşamba

UNUTURSAM FISILDA

HERKESE MERHABALAR.

Arkadaşlar bugün Kadiköy Rexx sinemasında "Unutursam Fısılda" filmine gittim.
Öncelikle Rexx sinemasına bayıldım. Salon çok güzeldi. Amfi sistemi çok iyiydi. Ekranı öndekinin kafasıyla ilgilenmeden görebiliyorsunuz ;)
Filme geçelim.
Filmde ağlarsın demişlerdi. Dedim ki 'ben öyle kolay kolay ağlamam.'
Hiç ağlamadım ki (!)
Normalde güzel aşk filmlerini izlemesi çok keyifli ama her zaman inandırıcı gelmez bana. Karakterlerin gerçekten kameraya tüm duygularını aktarması çok zor. Hak veriyorum onlara da.
Tabi iyi oynculuklardan aşk filmi izlemesi de ayrı keyif :)
Fakat bu film beni dağıttı. Dağıtan sadece başrollerin aşkı değildi. Kız kardeş-abla ilişkisini o kadar iyi işlemiş ki.
Filmin bir yerinde öyle bir ağlamışım, öyle bir ağlamışım ki. Arkadaşım titrememden gülüyorum sanmış :) Mendilleri çıkardık, moda girdik. Dedik olan olsun. Rimeller aktı, içimizi çeke çeke izledik.
Filmden bir çıktık herkesin gözler şiş. Tüm kadınların makyajı akmış. Siyah siyah gözlerinin altı. Değdi mi değdi be !!
Alışılmış üzere Türk dizi ve filmlerinde ana karaktere bir şey olmaz pek. Dokuz canlıdır o kişi. Polat Alemdar karakteri güzide örneklerimizden ;))
Ama Çağan Irmak sağ olsun öyle güzel öldürdü ki(!),  bir yandan üzülüp bir yandan da olayın akışınından o sahneyi çıkaramıyorsunuz.
Bu fim şöhret olmanın, çok para kazanmanın ne kadar çileli bir iş olduğunu gösteriyor bizlere. Un Kapanı'nda müzik şirketlerinin kimseyi umursamamaları, insana ve yeteneğe değer vermemeleri. O aşamalardan geçerken kendinden çok fazla taviz vermiş olman gerekiyor zaten.
Çoğu sanatçının yaşadığı; sadece halkın ve popüler kültürün isteklerini yerine getirmek zorunda olmak, kendini bu kültürün bir malı/objesi olarak hissetme bunalımını harika bir oyuncuklukla birleştirmişler.
İstediğin kadar hayatın yolunda gitsin, ailesiz bir şeye benzemiyor. Hep için bir buruk. Yıllar sonra aklına ilk gelen şey aile oluyor, başın sıkıştığında veya hastalandığında da.
Bir de "Unutursam Fısılda" cümlesini çok iyi yerleştirmişler filmin içine. Neyse daha fazla spoiler vermeyeyim. Şu ana kadar izlediğim en iyi Türk filmlerinden. Ağlamak için bire bir. Dram deyip geçmeyin. Gerçekçi ve içine alan bir dram.
Hele Kerem Bürsin ah o Kerem Bürsin. O varsa benim için iş tamamdır. Hümeyra ve ablası rolündeki kadının da hakkını yemek istemem. Günsür'ü tartışmaya açmıyorum bile.
Kerem Bürsin'i daha fazla seyredebilmek için filme tekrar gitmek istiyorum. Olay akışı heyecanından kurtulup rahat rahat ağlayabilmek için bir de.:)
Teyzem Hatırla Sevgili dizinin bölümlerini ikişer defa izlerdi. Birincisinde heyecandan rahat rahat ağlayamıyorum derdi. Haklıymış demek ki ;)
Filmden çıkardığım sonuç:
Yalan dünya arkadaşlar. Hastalık da, ayrılık da, ölüm de bizler için. Dini ve inacı merkezden çıkarmayıp, anı yaşamak lazım. Çünkü ömür kısa. Çok ciddili oldu böyle de ama gerçekler bunlar ;)
Selametle.



28 Ekim 2014 Salı

YURT vs EV

Profesyonel bir öğrenci olarak salı ve çarşamba günü cumhuriyet tatili olması nedeniyle tatili bağlayıp eve geldim. Bu yazımı memleketim olan Afyon'dan yazıyorum sizlere.
SEVGİLİ İNSANLIK;
Evde olmak süper bir şey.
İster en pahalı, ister en güzel yurt olsun ev başka.Çok başka.
Bir kere annem sağ olsun, ben geliyorum diye öyle menüler hazırlamış ki. Her gün Anadolu mutfağından farklı lezzetler. Geleneksel Türk yemekleri. Ev ev değil Gezelim Görelim ;))
Hayır bünye alışık değil, hata vereceğim diye korktum.
Kahvaltıda ne istersin sorusunun verdiği his o kadar güzel bir his ki. Ben de biraz abarttım sanırım. İstek kahvaltı menüsünü hazırlamak bir saatimizi alıyor. ;))
Bütün bu vitamin mineral depolarına rağmen burda hasta olmayı başardım. İstanbul sandım sevgili dostlar, çorapsız giydim ayakkabıları. Afyon soğuğu öyle bir çarptı ki.
Ama en güzeli annenin yanında hasta olmak. Gelsin bitki çayları gitsin sıcak çorbalar. Böyle bakılacaksam her gün hasta olmaya razıyım ;))
Hele kız kardeş. Ah o kız kardeş. Evde devamlı samimi bir arkadaş, çoğu zaman suç ortağı ;) Destek kuvvet, yıpratıcı ekip. Çok özlemişim, çok fazla özlemişim.
Kız kardeşi olanlar beni çok iyi anlar.O diyalog hiçbir şeye değişilmez.
Aile özlemi ayrı, arkadaş özlemi ayrı. Lise arkadaşlarım, beraber büyüdüğüm çocukluk arkadaşlarım.
Mezun olduğum liseyi de ziyaret ettim. Mezun olarak gitmek harika bir durummuş. Baya havalıydık yani;)
Son sınıfların o stresli hallerini görünce, sınav senesi yaşadılarımı hatırladım. Ama o kadar strese rağmen yine de çok eğlenmişim.
Hocalarımla görüştüm, okulu anlattım.Herkesin ilk sorusu 'tıp zor mu' oldu :)) Burdan sesleniyorum, zor değil ama kolay(!) hiç değil arkadaşlar..
Arkadaşlarımı o kadar özlemişim ki, bazen sohbete girmeyip hepsinin yüzünü mimiklerini inceledim. O seviyedeyim :(
Ama fazla samimiyetten/sıkı dostluktan herhalde, sanki hiç ayrılmamışız gibi. Önceki gün buluşmuşuz gibi.
Ne söylersen söyle, ne yaparsan yap onlar senin ailen/dostların, hala seni sevmeye devam edecekler. Yeni bir şehre veya arkadaşlara alışmaya başladığım için bu duyguyu çok özlemişim.
Aslinda yeni arkadaşlıklar da süper ötesi bir durum. Hiç tahmin etmediğin insanlardan bir espriler, bir şakalar. Zaman istiyor ama samimiyet de hemen kurulmuyor sanırım;)
Yarın İstanbul'a geri dönüyorum. Genelde arkadaşlarla otobüsü kapatmış gibi oluyoruz. Sohbetten kafamızı kaldırıyoruz ki yol bitmiş.
Ben de yolculuk yapmayı aşırı sevenlerdenim, yani üzülüyorum yolun bitmesine. Yolda seyahat firmasının seçtiği garip Türkçe dublajlı filmleri izlemek, kitap okumak, uyumak bir başka keyifli.
Son olarak öğrenciyken hayat çok güzel. Öğrencilik yapılan şehirde gezmesi de, ailenin yanina gelince herkesin üstüne titremesi de. Herkese iyi akşamlar.




23 Ekim 2014 Perşembe

AGATHA CHRISTIE



Agatha Christie'nin kafasının içindekiler


Çok sağlam bir okuyucusuyumdur bu ablanın.Kitaplığımda tüm kitaplarının yazılı olduğu bir liste var.Okuduklarımın üstünü çiziyorum ki gözden kaçan olmasın.

İncelikle işlenen karakterler vardır. Bazen hayatta en çok istediğin şey bir kitap karakterini kanlı canlı görebilmektir. Benim için bu karakterlerden biri Agatha Christie kitaplarının mihenk taşı olan Hercule Poirot. Kısa boyu, yeşil gözleri, pos bıyığı. Devamlı çalıştırdığı küçük gri hücreler, bu karakter hakkında elimizdeki ipuçları.

Tüm kitap boyunca nefesinizi tutup, istediğiniz kadar senaryo üretebilirsiniz. Ama kitabın sonunda Hercule amcanın herkesi toplayıp katili açıkladığı an şaşıracaksınız. Antremanlı okuyucu olmama rağmen şu ana kadar hiç tahmin edemedim mesela.

Polisiye severler zaten şu ana kadar mutlaka okumuştur. Polisiye sevmeyenler de bu yazıyı okuduktan sonra lütfen bir Agatha Christie kitabı okusunlar. Demek istediğim: zekayla işlenmiş senaryo hepinizi büyüleyecek.

O kadar çok polisiye kitap okudum ki ustalıkla bir cinayet işleyecek kıvama geldim sanırım.;))

Bir de Agatha Christie'nin İstanbul'da Pera Palas Oteli'nde kalması hep ilgimi çekmiştir.Şu aralar en çok istediğim şey o odayı ziyaret etmek. Doğu Ekspresinde Cinayet adlı kitabını o odada yazdığı ile ilgili rivayetler var. merak edenler için:  411 Numaralı Oda

Şimdi favorilerimden birkaçını paylaşıyorum:



ON KÜÇÜK ZENCİ
ROGER ACKYORD CİNAYETİ 

                     
BÜYÜK DÖRTLER
                                           
DOĞU EKSPRESİNDE CİNAYET



                       

Pek Yakında

Pek Yakında


Cem Yılmaz'ın son filmiyle ilgili söylemek istediğim şeyler var. Şahsen ben film boyunca ağzımı kapatamadan güldüm. 

Çok zekice işlenmiş film. Hastane odasında yapılan konuşmada kendini ve filmini çok hoş bir dille övmüş. Korsan filmlerle uğraşan bir insanın hayatının kötü gitmesi, devamlı pişman olması "KORSANA HAYIR" demenin en güzel şekli. Korsanı bıraktıktan sonra hayatının çok değişmesi, ailesini geri kazanması konuyu daha çok ilgi çekici kılıyor. Film işinden para kazanıp en büyük düşmanı korsan film yapıcıları olan birinin bu kadar iyi empati yapması şaşılacak şey doğrusu.

Bir de filmi sinemada izlemek gibi bir gerçek var. Tüm salonla beraber gülünce insanın daha çok gülesi geliyor.Bir önceki filmi olan Fundamental filminde önümdeki adam gülücem derken yere düşmüştü. Adamın düştükten sonraki davranışları filmi aratmamıştı;)

Arada esprileri kaçırdığınız da oluyor ama değer bence ;))
Filmin iki sorunu var. Birinci problem konunun çok geç açılması. Başlarda konu artık aksın diye Cem Yılmaz'ın gözünün içine içine baktım :)


İkincisi ise filmi "Acıma yetime" ile başlayan atasözü ile bitirmesi. Bu söz bana çok acımasızca geliyor. Benim hayat görüşüme ters olduğu için beğenmemiş olabilirim.

Yüksek izlenme sayısı alacağı garanti olan birinden emek verilmiş şeyleri izlemek "vay be" dedirtiyor. Kuşak olarak Cem Yılmaz filmleri ile büyümüş olmak kesinlikle bir avantaj !..

Soğuk Havalar


Öncelikle bu aralar en sevindiğim durum havaların soğumasıyla beraber kışlıkların -o tatlı kazakların ve deri postalların- tekrar dolaplarımızda yer kapladığını görmek. Kışın giyinmek bir ayrı zevkli.Kabanlar, şallar, puantiyeli şemsiyeler.Eldiven zarafeti üzerine bile kitap yazılabilir :)

Bir teze göre herkes doğduğu mevsimi çok severmiş. Soğuk havaları çok severim, sanırım ocak ayı bebeği olduğum için. Güneşli havaları sevenler kızmasın ama bana göre sıcağın çaresi yok, soğuğun ise var :( Çok klişe ama battaniye ve bitki çayı da ayrı bir güzeldir şimdi.;))Film dayatmalarından da etkilenmiş olabirim pek tabi. Sarı kısa saçlı ablamız yağmur yağarken pencereden sevdiği esas oğlana bakar. Üzerinde battaniye, elinde kahve. O kız da hep bir içim su olur. :)



O soba üzerinde kestane yapma veya ekmek kızartma yıllarına çok az rastladım ne yazık ki. Ama sobalı odaya girdiğimde buram buram kokan mandalina kabuğu kokusu hep dedemleri, kışa denk gelen soğuk ama yüreğimizin sıcacık olduğu bayram günlerini anımsatır bana. Parfümü üretilse şişie şişe stoklarım, o derece ;))



Böyle güzel zamanlarda beraber yapılacak çok şey var.Bu durum soğukta aile bireylerinin mecburiyetten(!) evde beraber olmasıyla ilişkili olabilir ;) Film kültürü oturtmuş aileler var mı aramızda bilmiyorum. Ama annem ve kız kardeşimle izlediğimiz romantik diziler çok başkaydı. Duygusal sahnelerde kardeşimle ağlamamız, annemin her durumdan kamu spotları halinde ders çıkarmaları ;)) En sevdiğim ve yenmesi en zor olan nar; annemin kış gecelerinin sporu olmuştu uzun yıllar. Her gece bize nar ayıklar. Kardeşim ve abimle kaşık kaşık kapışırdık.O yıllar geride kaldı ama kış mevsimi hala şairane bence.Hepinize sevdiklerimizle güzel kış mevsimleri diliyorum.